Kitap Okuma Notlarım 2019

İlk defa 2016 yılında, okuduğum kitaplar hakındaki notlarımı derlediğim bir yazı hazırlamıştım (Bkz 2016 Okuma Notları). O dönemden sonra okumaya devam etsem de, aldığım notları tekrar yayınlama ihtiyacı hissetmemiştim. Ancak bu sene, biraz da odaklanmama yardımcı olması amacıyla, kitaplar hakkında aldığım notlara yazı ile yer vereceğim ve bu yazıyı sürekli olarak güncelleyeceğim.

Bu makalede yer alan incelemerin bazılarını, doğrudan 1000kitap.com üzerinde yayınlamıştım.

Üç İstanbul (Mithat Cemal Kuntay)

Mithat Cemal Kuntay tarafından yazılan Üç İstanbul’u ilk defa Celal Şengör’den duyduğumda, işgal altındaki İstanbul hakkında yazılan çok fazla roman olmadığına şaşırmıştım. Abdülhamit, Savaş ve Mütareke şeklinde üç farklı dönemde işlenen bu roman, Muharrir Adnan Bey’in yaşamından kesitler sunmakla birlikte, basit gözüken kararların ne kadar acı sonuçları olabileceğini gözler önüne seriyor.

Türklerin Balkanları terk etmek zorunda kalmaları, adım adım parçalanan Osmanlı Devleti ve gerçek memleket sevdalıları ile çıkar peşinde koşanların hikayeleriyle harmanlanan roman, günümüz Türkiyesi için de bir özet niteliği taşıyor.

En son ne zaman ciğerlerimi bu denli nefessiz bırakan bir roman okuduğumu hatırlamamakla birlikte, tüm kitap boyunca tek bir ismi okumak için heyecanlandığımı anımsıyorum; Mustafa Kemal! Atatürk adına çok az bir yerde değinilmesine rağmen, Ankara’dan yürütülen Kurtuluş Mücadelesi’nin, dönemin şartları içerisinde ne kadar zor bir iş olduğu harika bir şekilde okuyucuya aktarılıyor.

Tüm bunların yanında ise yüreğindeki acıyı yakinen hissettiğiniz Şair Raif’in varlığı ve muhalifliği…

İstanbul’dan Sayfalar (İlber Ortaylı)

Doğup büyüdüğüm ancak daha sonra radikal bir karar alarak terk ettiğim bir şehir olan İstanbul, “Üç İstanbul” romanı okumamdan sonra iştahımı kabartmış, bu iştahı doyurmak için de İlber Ortaylı’nın kaleminden çıkan bu kitabı edinmiştim.

Kitap, İlber Ortaylı’nın çeşitli yerlerde yayınlanan parça parça yazılarından derlenerek meydana gelmesine karşın, gerek Osmanlı öncesi ve gerek Osmanlı sonrası dönemlerinde, İstanbul’un ekonomik, sosyal, politik ve tarihi yanlarını ele alarak okuru heyecanlı bir yolculuğa çıkarıyor. Bunun yanında kuvvetle muhtemel İlber Ortaylı’nın geniş bilgisinden kaynaklanan detayların çokluğu, sizi hiç ummadık dehlizlere sürükleyebiliyor.

Kitabı bitirdiğiniz zaman, eskiden bu yana ne kadar büyük bir gaddarlıkla ve el birliğiyle yok edilen İstanbul’un, özünde ne kadar büyük bir şehir olduğunu daha iyi bir şekilde kavramış oluyorsunuz. Bu nadide eserin her kitaplıkta bulundurulmasını -özellikle İstanbullular için- bir elzem olarak görüyorum.

Bir Toplum Nasıl İntihar Eder? (A. M. Celal Şengör)

Celal Şengör bu kitabında, Cumhuriyet Bilim Teknoloji dergisinde yayınlanmış bazı yazılarını toplayarak, ulusların bilimi terk ettiklerinden nelerle karşılaşabileceklerini detaylı bir şekilde ele alıyor. Türkiye’nin yakın tarihindeki bilime bakış açısını da irdeleyerek, yapılan yanlışları, üniversitelerin durumu ve geleceğimizi nasıl tehlikeye attığımızı bizlere anlatıyor. Celal Şengör’ü popüler bilim programlarından da takip eden okuyucular, Şengör’ün eğitime ve bilime bakış açısına aşina olacağından, bu kitapta Şengör’ün fikirlerinin küçük bir derlemesini göreceklerdir.

Tartışma Sanatının İncelikleri (Arthur Schopenhauer)

Çok büyük umutlarla aldığım kitabı, ne yazık ki yarıda bırakmak zorunda kaldım. Neden yarıda bıraktığımı da açıklamanın yerinde olacağını düşünüyorum.

Orijinal dilinden okunmayan eserler için yapılacak değerlendirmelerin, yazar ve çevirmen için ayrı ayrı yazılması daha yerinde olacağından, yazacağım değerlendirmeyi önce çeviriyi odağa alarak yazacağım.

Çevirmenlik konusunda özel bir ihtisasım olmamasına rağmen, sıradan bir okuyucu olarak çeviriden beklentilerim söz konusu olabiliyor. Bunların başında anlaşılabilirlik var. Söz konusu çeviri ne yazık ki beklentilerimi karşılayamadı. Birincisi, neredeyse kitap kadar büyükçe bir sunuş kısmını içerisinde barındırıyor. Sunuşların öneminin tabiiliği, yazarın meydana getirdiği eserin önüne geçmemeli. İkincisi, eser içerisinde geçen tüm kelimelerin tam manasıyla Türkçe’ye çevrilmesi, önemli terimler söz konusu olduğunda da dipnotlar ile kullanıcıya bilgi verilmesini daha uygun buluyorum. Ancak çeviri boyunca çoğunlukla tam tersi bir çeviri şekli kullanılmış. Bu durum okuma işini oldukça zorlaştırıyor. Hatta bazı yerlerde Latince kelimeler için dipnot dahi yazılmamış. Latince bilenler için sorun olmayacaktır ancak ne yazık ki benim Latince bilgim hiç mi hiç yok.

Eserin kendisine geldiğimizde; kendisine olan büyük merakıma rağmen, çeviri nedeniyle yarıda bırakmak zorunda kaldım. Daha iyi bir çevirisine rastladığımda, tekrardan okumak için sabırsızlanıyorum.

İttihat ve Terakki Cemiyeti (Kazım Karabekir)

Kazım Karabekir’in kendi hatıralarından oluşan ve bizzat Karabekir’in kendisi tarafından kaleme alınan bu kitap, evvela Kazım Karabekir’i daha iyi bir şekilde tanımama yardımcı olmasının yanında, hakkındaki bilgilerimi yetersiz bulduğum İttihat ve Terakki hakkında da oldukça detaylı bir malumat veriyor.

Kitabı okuma sürecimde, hem tarih bilgilerimin ne kadar yetersiz hem de örgün eğitimde belirlenen tarih müfredatının epeyce basma kalıp olduğunu bir kez daha kavramakla beraber, özellikle Kazım Karabekir ve Balkan Mağlubiyeti hakkında daha fazla okuma yapmam gerektiği zaruretini idrak etmiş bulunuyorum.

Karabekir’in kitapta kullandığı anlatım dili oldukça akıcı olmasına rağmen, zaman zaman yer verilen çeşitli yazışmalarda, gazetelerde yayınlanan köşe yazılarında ya da hükumet evraklarında kullanılan Türkçe, ağırlığı ile okumayı bir nebze zorlaştırabiliyor. Ancak bu zorluğun nedeni Karabekir’in kaleminden ziyade, bizim neslimizin kelime dağarcığının günlerdir azalmakta oluşu, daha önemli bir sebep olarak karşımızda duruyor.

Kitaptaki hatıralar Karabekir’in ilk gençlik yıllarından başlayarak, 31 Mart Vakası’yla birlikte noktalanıyor. Özellikle Balkanların o dönemdeki durumu hakkında belirtilen hususlar, birinci ağızdan bir kaynak özelliğini taşıyor.

İttihat ve Terakki’nin kurulum, teşkilat ve faaliyetlerinin detaylı olarak incelenmesinde görünen vaziyette; Karabekir’in özellikle son dönemlerde etkisinin azaldığı ve İttihat ve Terakki güçlendikçe, tıpkı bugünlerdeki gibi güç sevdalılarının, vatan sevdalılarının önüne geçmesi gibi olaylar çarpıcı bir şekilde anlatılıyor.

Bir Ömür Nasıl Yaşanır? (İlber Ortaylı)

İlber Ortaylı ve Celal Şengör’ün bende ayrı bir yeri vardır. Her iki üstad da kendimi ve dünyayı daha iyi anlamam ve ufkumu genişletmeme oldukça yardımcı olmakla birlikte, çalışmaya odaklanmamı kolaylaştırmalarıyla hayatımda önemli bir yer işgal ediyorlar. Öncelikle bunu belirtmekte yarar görüyorum.

İlber Ortaylı ile yapılan söyleşilerden oluşan bu kitapta, özellikle gençler için harika tavsiyeler bulunuyor. Benim gibi artık genç orta yaş olarak değerlendirilen bireyler için geç kalmış bir kitap diyebiliriz ki Ortaylı sık sık gençliğin önemini vurguluyor.

Kitapta özellikle entellektüellik ile ilgili şu harika tanımı yapmış Ortaylı: “Entelektüel, üstüne vazifeli olmayan işlerle ilgilenen kişidir.” Bu tanımdan haraketle, daha fazla okumak, daha iyi okumak ve anlamak için her bireyin nasıl bir gayret içerisinde olması gerektiğini detaylı bir şekilde izah ediyor.

Kitabı bitirdikten sonra kardeşime vermeyi de ihmal etmedim tabii ki.

Değişim Sürecinde Türkiye (Mahfi Eğilmez)

Mahfi Eğilmez’i çok uzun yıllardır kişisel blogundan Kendime Yazılar takip eden bir okuyucu olduğum için ilk fırsatta bu kitabını okunmayı kendime ödev edindim.

Kitap, hem dünya ekonomik tarihini, hem Osmanlı ile birlikte Türkiye’nin ekonomik tarihini genel hatlarıyla ele alarak, geçmişimizde neleri başarılı bir şekilde yapabildiğimizi, neleri ise yapmakta geç kaldığımızı sade bir üslupla anlatıyor.

Yer yer ekonomik terimler kullanılsa da, kitabın hedef kitlesi ekonomistler olmadığından, herkesin anlayabileceği basit bir dili bulunuyor.

Anne Kafamda Bit Var (Tarık Akan)

Tarık Akan’ın hayatının kısa bir dönemini anlattığı bu kitapta, askeri darbe dönemlerinde söylemediği bir söz nedeniyle ve yalan ifadelerle nasıl bir gözaltı/işkence süreci yaşadığını dile getiriyor.

Konuşma diline sahip olan bu kitap, dönemin zorluklarını anlatabilmek açısından önemli bir yere sahip. Yıllar geçmesine rağmen ülkemizde bazı konularda çok fazla ilerleme sağlayamamış olmamız, bir vatandaş olarak beni derinden üzdü.

Bunun yanında, Yılmaz Güney’in Yol isimli filminin çekiliş hikayeleri ve Cannes Film Festival’inde ödül alma hikayesi de oldukça etkileyici. Söz konusu filmi henüz izlememekle birlikte, dönemin darbe şartları baz alındığında filmin ne kadar zor bir ortamda çekildiğini tahmin etmek zor olmuyor. Cannes’de ödül alan böylesi önemli bir filmin yapılış öyküsünün basılı literatürmüzde yer almasını da önemli buluyorum.

Fareler ve İnsanlar (John Steinbeck)

Dünya klasikleri arasında sayılabilecek ve kendisine Türkiye’de de geniş bir okuyucu kitlesi bulan bu kitap, acıklı bir hikayeyi güzel bir şekilde anlatmakla birlikte, beni sürükleyebilen bir yapıda değildi. Bende çok fazla bir etki bırakamaması, öykünün kendisinden ziyade çevirisiyle de alakalı olabileceğini göz önünde bulunduruyorum.

Bir de özellikle Haldun Taner’in öykülerini okuduktan sonra Türkçe’nin o zarif yapısının güzelliğini, hiç bir dünya klasiklerinde bulamadığımı da belirtmem gerekiyor. Çevirmen ne kadar iyi olursa olsun, ister eserin aslına sadık kalsın, ister kültüre uygun dönüşümleri bir sanatçı edasıyla yerine getirsin, aslı Türkçe olmayan romanlarda, Türkçe’deki tadı bir türlü bulamıyorum.

İntibah (Namık Kemal)

Namık Kemal adını duymayanımız kalmamıştır. Ancak ne yazık ki bir çoğumuz hakkında çok az bir bilgiye sahibiz. Benim de aralarında bulunduğum bu zır cahiller güruhu, sanki hayat normal seyrindeymiş gibi kaygısız yaşamaya devam ediyor. Lakin işin aslı öyle değil.

Namık Kemal’i gerçek manada Üç İstanbul romanında duydum ve daha sonra kendisini okuma/tanıma ihtiyacı hissetim. Daha sonra ilk edebi romanımız olarak ezberlediğimiz ancak içeriğini hiç merak etmediğimiz bu romanı görmekle okumaya karar verdim.

Namık Kemal’i bir kenara bırakarak sadece romana baktığımızda, konu olarak alışageldiğimiz bir konusu olduğunu söylemek yerinde olacaktır. Ancak bizim alışıkanlığımızın nedeni bu roman da olabilir.

Dil olarak; oldukça eski bir roman olması nedeniyle, eğer asıl dilinde okursanız, günlük hayatta pek sık kullanmadığımız bir çok kelimeye denk gelmeniz olası. Ancak sadeleştirilmiş Türkçe ile yayınlanan sürümlerini de bulabilirsiniz. Lakin bunun ne kadar makul olduğu ya da asıl dilini okurken yaşadığımız anlam kayıpları her zaman ayrı bir tartışma konusu olacaktır.

Bilgiyle Sohbet (Popüler Bilim Yazıları) (Celal Şengör)

Bilgiyle Sohbet, Celal Şengör tarafından daha önce çeşitli yerlerde yayınlanan popüler bilim yazılarından ve bazı açılış konuşmalarından derlenmiş bir eser. Ancak söz konusu bu eserin toplama bir eser olması, onun niteliğini hiç mi hiç azaltmıyor.

Tıpkı İlber Ortaylı gibi bir elitist olan ve bu özelliğini her fırsatta vurgulayan Şengör, hemen hemen tüm kitap boyunca bilim felsefesini ve tarihini irdeliyor. Çok farklı konular üzerinden yaptığı incelemelerle, bilimin nasıl olması gerektiğini, nelerin zırvalıktan ibaret olduğunu etraflıca okuyucuya aktarıyor. Bazı okuyucuların aksine ben, Celal Şengör’ün sık sık yaptığı tekrarlardan keyif aldım. Çünkü, özellikle Türkiye gibi bilimden nasibini alamamış ve bilim nedir anlayamamış bir toplumda, bilim felsefesinin üstünkörü bir şekilde anlatılmasının bize yarardan çok zarar sağlayacağı kanısındayım. Ne yazık ki biz, okumuş insanlara karşı büyüyen bir düşmanlık çağında hayatta kalmaya çabalıyoruz. Böyle bir toplumda, ben de sayın Şengör gibi, defaatle bilimin felsefesini konuşmak, anlamak ve anlatmak gerektiğini savunuyorum.

Tüm bunların yanında, Şengör’ün örnekleriyle gösterdiği cehalet seviyemiz içimi bir hayli acıttı ve bir o kadar da utandım. Umarım biz, bizden önceki nesillerin pek de başarılı olamadığı bilim konusunda daha iyi bir kuşak olabiliriz.

Hukuka Giriş (Kemal Gözler)

Çok küçük yaşlardan beri ilgi duyduğum hukuka olan merakımı gidermek ve vatandaşlık haklarımı, bunların kaynaklarının neler olduğunu ve hangi haklara sahip olduğumu öğrenmek için temel düzeyde hukuk bilgisi öğrenmeye karar verdim. Kemal Gözler’in hem anayasa.gen.tr adresinden yayınladığı makalelerini, hem de referandum sürecinde yayınladığı Referandumdan Önce, Referandumdan Sonra ve Elveda Anayasa kitaplarını okumam sebebiyle, kendisine karşı büyük bir hayranlığım vardı. Şahsi araştırmalarım ve hukuk öğrenimi gören dostlarımdan aldığım tavsiyeler neticesinde, Hukuka Giriş kitabının çok iyi bir başlangıç kitabı olduğuna kanaat getirerek, kitabı derhal okumaya başladım.

Gerek bu kitapta, gerekse Kemal Gözlerin okuduğum diğer kitap ve makalelerinde göze çarpan en önemli özellik, Gözler’in kullandığı mükemmel sadelikteki Türkçe. Okuduğunu anlayabilen her bireyin, bu kitapları rahatlıkla anlayabileceğine eminim. Gözler ustalıkla kullandığı bu Türkçe ile birlikte, her türlü kanun terimini, gerek Osmanlı’dan aldığımız hukuk mirası nedeniyle Arapça ve Farsça, gerekse hukukun daha da derine inen temelleri nedeniyle de Latince, Fransızca ve İngilizce olarak okuyucuya sunuluyor.

Kitap içerik olarak; hukuk üzerindeki teorileri çeşitli yönleriyle anlatmakla birlikte, mevcut kabulleri ve Türkiye’deki durumu güzel bir şekilde okuyucuya sunuyor. Ancak Gözler bunu yaparken, doğrudan şahsi fikirlerini anlatmak yerine, öncelikle bir tartışma ortamı yaratıp, sadece hukukun bugün aldığı şeklini değil, tarihsel sürecini de okuyucuya aktarmayı başarıyor. Tüm bu süreçte okuyucu edilgen bir konumdan çıkarak, etkin olarak düşünmeye sevk ediliyor.

Bu kitap ile birlikte temel hukuk kavramlarının yanı sıra, Türkiye’deki hukuk sisteminin nasıl olduğu ve Kara Avrupası ile ne gibi benzerlikle göstererek, nasıl bir tarihsel süreç izlediği de öğrenilebilir. Özellikle konu anlatımlarının yanı sıra verilen güncel örnekler, konunun pekiştirilmesi açısından oldukça yararlı.

Hukuk günlük hayatımızın büyük bir parçasını oluştururken ve biz ülkemizde bir çok haksızlık olduğunu düşünürken, olaylara duygusal bir şekilde yaklaşmak yerine, bir bilim dalı olan hukuku daha iyi anlamalı ve hislerimiz yerine aklımızı kullanmalıyız. Bunu yapabilmek için de öncelikle bilim nedir öğrenmeli, daha sonra da hukuk konusunda bir hukuk fakültesi mezunu kadar olmasa da, temel düzeyde bilgilere sahip olmalıyız. Bu nedenlerle Gözler’in kitabının her vatandaş tarafından okunmasını elzem buluyorum.

Rönesans Düşüncesi ve Resim Sanatı (Nilüfer Öndin)

Rönesans’a eskiden bu yana ilgim olmasına rağmen, sanatta ne gibi farklılıkların ortaya çıktığını ve bunların nedenlerini hiç mi hiç bilmiyordum. Ayrıca resim sanatındaki bilgisizliğim de hesap edilince, Rönesans’taki resim konusunda tam bir bilgisizdim. Bu kitabı gördüğüm gibi hemen sarılarak büyük bir iştahla okumaya başladım ve çeşitli notlar çıkararak ilerledim.

Öncelikle kitabın baskı kalitesine değinmek istiyorum. Rönesans döneminde yapılan resimlerle ilgili bir kitap olduğundan içinde pek çok resim mevcut. Kitap kalitesiyse bu resimlerin olağanüstü gücünü göstermek için bilinçli olarak yüksek tutulmuş. Beyaz ve kaliteli bir kağıt üzerine basılan resimler, gerçekleri gibi olamasa da sizi içine çekmeyi başarıyor. Resimlerin gücünü kaliteli sayfalarda iliklerinizde hissedebiliyorsunuz. Bu açıdan oldukça başarılı.

Kitapta kimi zaman temel terimler açıklanıyor, kimi zaman ise doğrudan belirli bir resmin kompozisyonu hakkında bilgi veriliyor. Hem genel olarak Rönesans’ın nedenlerine, hem de özel olarak eserlere değinmesi ve hatta zaman zaman sanatçıların ruhsal durumlarını anlatması açısından oldukça kıymetli bir eser.

Yazım dili genel olarak herkesin anlayabileceği düzeyde olsa da, bazı bölümler benim gibi resim konusunda pek bilgiye sahip olmayanlar tarafından zorlayıcı olabilir. Yine de tüm bu zorlayıcı bölümler biraz daha dikkat ve özen gerektiriyor, hepsi bu kadar.

Kitapta eleştirebileceğim tek nokta, resimlerin bir numaralandırma sistemine sahip olmaması. Yazı içerisinde bir resim anlatılmaya başlandığında, ilgili resim bir numara ile iliştirilmemiş. Bu nedenle, bazı resimler anlatılardan birkaç sayfa sonraya, bazı resimler ise anlatılardan birkaç sayfa önceye denk gelebiliyor. Bu da okuyucuyu yoran küçük bir detay durumunda.

Kitabı bitirdikten sonra, siz de tıpkı benim gibi yeni bir İtalya gezisinin planlarını yapmaya başlayabilirsiniz. Kütüphanemde bulunmasından oldukça memnun olduğum, bir sonraki İtalya gezisinde çantamdan ayırmayacağım bir kitap.

Devlet-i Aliyye - Klasik Dönem (1302-1606) (Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar 1)

Günümüz dünyasının politik ve pragmatist tartışmaları içerisinde hemen herkesin fikir sahibi olduğu, kimimizin yermekten kimimizin övmekten geri durmadığı, kimine göre Cihan İmparatorluğu, kimine göre cehalet yuvası Osmanlı hakkında pek çok şey söylenebilir. Ancak bizim söyleyeceğimiz hiçbir şey, bir Cumhutiyet münevveri olan Halil İnalcık’ın kaleminden ve yıllarını verdiği bilimsel araştırmalarından süzülenlerden pek azı kadar kıymet ifade etmeyecektir.

İnalcık bu kitabında bütün çalışma hayatı boyunca elde ettiği bilgi, birikim ve becerilerini sayfalara aktarmış. Kitap içerisinde verilen detaylara baktığımızda, doğrudan tarihsel kaynaklardan ve birinci elden sağlanan verilere dayandığını görüyoruz. Ancak İnalcık, tüm bu detaylar arasında, salt tarihsel olayları anlatmanın yanısıra, tarihsel olayların nedenlerini de sorgulamaya götürüyor okuyucuyu. Böylece modern Türk toplumu için her geçen gün bir tabu haline dönüşen Osmanlı hakkında, bulunmaz bir eser meydana gelmiş oluyor.

Ancak bu kitap tüm Osmanlı tarihini değil, sadece Klasik Dönem adı verilen 1302 ve 1606 yılları arasındaki dönemi konu alıyor. Tarihsel olayları ve bu olaylara sebep olan gelişmeleri oldukça detaylı anlatan İnalcık, Osmanlı’nın siyasi ve askeri politikalarının yanısıra, ekonomik ve sosyal yapısını da irdeleyici bir analize tabi tutuyor. Osmanlı’nın diğer dönemleri farklı ciltlerde toplanmış durumda.

Bireyde entelektüel ilgiyi cezbetmesi bir yana, Türklerin kendi geçmişlerini öğrenebilmesi ve geçmişinden güç alarak, nasıl bir devletin mirasçısı olduğunu bilmesi açısından da bu kitabı oldukça farklı bir yere koymak gerekiyor. Bu mirası ve kültürü anlayabildiğimiz anda -unuttuğumuz değerlerin nasıl içimizi yaktığını bir kenara bırakırsak- İstanbul dahi göze bir başka güzel gelmeye başlıyor.

Devlet-i Aliyye - Tagayyür ve Fesad, Bozuluş ve Kargaşa Dönemi (1603 - 1656) (Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar 2)

Halil İnalcık’ın yıllar süren araştırmaları ve çalışmalarının bir neticesi olan Devlet-i Aliyye serisinin ikinci kitabı, Devlet-i Aliyye, Tagayyür ve Fesad, yani Bozuluş ve Kargaşa Dönemi, tıpkı ilk kitap gibi doğrudan doğrudan resmi arşiv kayıtlarına arkasını yaslamış bulunuyor.

Ancak ilk kitaptan olanın aksine, adında da anlaşılabileceği gibi, bozuluş ve kargaşa dönemlerini anlatması nedeniyle, bir gurur okşamanın haricinde, bir yüz kızartma vazifesi görüyor. Dahası, Devlet-i Aliyye’de peyda olan pek çok musibetin bugün de ne yazık ki ülkemizin özüne kadar işlemiş olması, “Acaba bizim sonumuz ne olacak?” diye kederli bir soruyu ortaya koyuyor. Rüşvet, vurdumduymazlık, çıkar kavgaları, yaşam mücadelesinin yerini şımarıklığın ve servetin alması, uçan kelleler, otoritenin zaman zaman ortadan kaybolması ve Osmanlı Devleti’nin asıl gücünü oluşturan Adalet Dairesi Teorisi’nin unutulması… Tüm bunların nasıl bir bozulmaya sebep olduğu yine oldukça detaylı bir şekilde okuyucuya aktarılıyor.

Kitabın tamamında, tıpkı birinci kitapta olduğu gibi zaman zaman akıcı, zaman zamansa zorlayıcı bir dil hakim. İnalcık bazı bölümlerde yaptığı alıntılarda, doğrudan alıntıya konu olan metinlerin asıllarına yer vererek, dönemin şartlarının betimlemesini, kullandığı kaynakların dillerine emanet ediyor. Bu üslup okuyucuyu avucunun içinde tutması nedeniyle oldukça önemli.

Ayrıca, kitabın sonunda, yaklaşık 150 sayfaya ulaşan, oldukça uzun bir ekler bölümü mevcut. Bu bölümde, veziriazamlar ve padişahlar arasındaki yazışmalar, çeşitli ilamlar ve fermanlar asıl metinleriyle birlikte verilmiş durumda. Bu bakımdan, amatör tarih meraklılarının yanı sıra, daha detaylı tarih araştırmacıları için de bir kaynak olabilir nitelikte.